Matruşka

“Bu yaşıma kadar hayatta sadece iki tür insan tanıdım kızım.  Birinci tür matruşka gibiydi. Bunların içini ne kadar açarsan aç, ne kadar derine inersen in bunların, hep aynı şeyle karşılaşırsın: Gittikçe küçülen aynı şeyler. İkinci tür insan ise biraz daha farklıdır kızım, daha öngörülemezdir.  Kapağına ürpermeden elini süremezsin, içinden ne çıkacağını hiçbir zaman bilemezsin; tedirgin eder, heyecanlandırır, umut verir, merak uyandırır, batar, öfkelendirir, neşelendirir, altüst eder insanı bu tür. Baban ikinci türdendi kızım. İşte yirmili yaşların sonu, otuzlu yaşların başı kızım, ikinci tür olan benim gibilerin kapağının açıldığı yaşlar olur. Çoğu boş çıkar kızım, çoğu kötü kokar, çoğu korkunç bir şaka gibidir, çoğunun kutusu içindekinden daha değerlidir; çok azının içindekine paha biçilemez ama. İşte benim de içimden sen çıktın kızım.    ….

Şimdilik hâlâ bir çölden arta kalan şeyin ortasındayım. Ama çok sürmez, yolumu bulurum kızım.”

Kadir Kızıltaş, İki Gurbet Arasında

93ACA07D-F6E9-417E-93DE-20E805CCC44A

OKURDAN GELEN!

860A523B-39E6-4635-989D-CDFF27ECAEFE

“Peki ne olacak şimdi ?” diyordum kendi kendime o an. Ne olacak şimdi? Yıllarca ideal yaşamımın başlayacağı günü bekleyip durmuştum ben. O günü kendime milat yapacaktım. Bir kadın bulacak, doğru düzgün bir aile kuracak ve kendi ideal gerçekliğimi inşa edecektim. İnsanın kendini sıfırlayamaması, milat denen şeyin aslında var olmaması ne kadar da üzücüydü. Oldukça derin kazınmış sahneleriyle, bıçak gibi saplanmış fikirleriyle; yanığı, yırtığı, çiziği, vuruğuyla; hâsılı kullanılmış belleğiyle insanın her şeye sıfırdan başlayabileceğini düşünmesi, ne kadar da kabul edilemez; ne kadar da korkunç bir gerçekti.”

https://www.dr.com.tr/Kitap/Iki-Gurbet-Arasinda/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001855541001

https://www.kitapyurdu.com/kitap/iki-gurbet-arasinda/525928.html

https://www.idefix.com/Kitap/Iki-Gurbet-Arasinda/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001855541001

https://www.kitapsec.com/Products/Iki-Gurbet-Arasinda-Kadir-Kiziltas-Klaros-Yayinlari-402680.html

https://urun.n11.com/cagdas-turk-ve-dunya-edebiyati/iki-gurbet-arasinda-kadir-kiziltas-P400944368

ve aklınıza gelebilecek diğer bütün kitapçılarda…

Kadir Kızıltaş

 

İlk romanım İKİ GURBET ARASINDA Klaros Yayınlarından çıktı! (İndirimli olduğu mecralar linkte)

Kıymetli dostlar, kısa süre önce ilk romanım İKİ GURBET ARASINDA’nın çıktığını muştulamıştım.  Kitap raflarda yerini almaya ve internet satış mağazalarında görülmeye başladı. Halihazırda roman kitapyurdu.com da %31; babil.com da %25 indirimle satışa sunulmuştur:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/iki-gurbet-arasinda/525928.html

https://www.babil.com/iki-gurbet-arasinda-kitabi-kadir-kiziltas

 

Kitabın indirimli olduğu diğer mecralar:

https://www.istanbulkitapcisi.com/kitap/iki-gurbet-arasinda-kitabi-kadir-kiziltas

(%25 indirimli)

https://www.kitapkoala.com/kitap/iki-gurbet-arasinda-kadir-kiziltas-9786257984058

(%23 indirimli)

 

 

Diğer mecralar:

https://kidega.com/kitap/iki-gurbet-arasinda-337295/detay

https://www.basaridagitim.com/yeni-cikanlar

 

 

İlk Romanım İKİ GURBET ARASINDA Klaros Yayınlarından Çıktı!

AD2E24B5-1739-47EE-A479-3A24EB680D32

Kıymetli dostlar, ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama bilirsiniz ben en çok ne diyeceğimi bilemediğim zamanlarda yazarım.

Bir hikâyenin ucundan tutup ilerleyemediğim otuz küsur yıl boyunca kendimi hep kapana kısılmış gibi hissetmiştim. Derken, biliyorsunuz, bardaktan boşanır gibi, mesnetli mesnetsiz, aklıma ne geldiyse, histerik bir tavırla yazmaya, yazdıklarımı sizlerle paylaşmaya ve böylelikle her geçen gün çoğalan yapayalnızlığımıza boyut attırmaya çalışmıştım.

Şimdiyse sizi, büyük bir hayalin temel atma törenine davet ediyorum.

Kadir Kızıltaş

Kitabın linki:

https://www.shopier.com/ShowProductNew/products.php?id=2170805&sid=NnNDbWZ0VU5TZWhBVmJreTBfMTU=

 

İçimdeki Kaktüs, Zeynep Albaraz Gençer

Uzun süredir bu blogda yazılarını takip ettiğim, Zeynep Albaraz Gençer’in kitabı nihayet elime ulaştı. Açıp okudum ve okurken de okuduğum her kitapta neye bakıyorsam ona baktım. Yani metin kendi iç aklını bir merkez etrafında oluşturmuş mu ve bu oluşum samimi olmuş mu? Beni  bilenler samimiyi dürüst manasında kullanmayı sevdiğimi bilir. Evet her şeyden önce dürüst bir metin bu ve sonra kişisel sınırları zorlamış edebi bir metin.

Hasılı, deneysel ve parodi özellikleri ağır basan, bulundukları ortamda, toprakta, tıpkı uyumsuz bir bitki gibi yetişmeyen, yetişemeyen, tutunamayan hani, belki  bir yönüyle benim gibi olan bütün yaşam formlarına hitap edecek nitelikte bir metin… Tebrikler…8E13279C-145F-40D6-9EC0-B849E9E36D76

Biraz Nostalji (Üç yıl önce bu blogta paylaştığım ilk yazı)

Az evvel daha önce bir blog nasıl açılır hiçbir fikrim yokken, bir edebiyat dergisinde “yazarın kendi blogu” ifadesine rastladım ve ben de bir blog açmaya karar verdim. Şimdi burada bunları yazarken bu işin nereye kadar varabileceğini bilmiyorum. Fakat içimde biriken şeylerin artık bana ağır geldiğini hissediyorum. Eskiden benim durumumda olan insanların -yani içinde biriken şeylerin artık ona ağır geldiğini fark edenlerin- kimselere okutmadıkları, birinin kazara bulup okuma ihtimaline karşı en gizli köşelere sakladıkları, Allah göstermesin bulunup okunduğu takdirde ise mahcup yazarının daha da mahcup olmasına ve kıpkırmızı kesilmesine sebep olan günlüklere tevessül ettiğini hepimiz biliyoruz. Vakıa ben de ilk üniversite yıllarımda bir günlük sahibiydim. O günlükle o kadar samimi olmuştum ki, oraya yazdığım şeylerin bir gün biri tarafından bulunup okunması korkusuyla, üniversiteden mezun olmadan birkaç gün önce, şehre hâkim bir tepede büyük bir âyin havasıyla ve hüzünle yaktım yazdıklarımı. Ergence bir davranış mıydı bu? Belki de öyleydi, bilmiyorum. Şimdi o yazdığım şeylere benzer yazıları tekrar yazamayacağımı düşünmüyorum ama. Af buyurun, âlâsını yazarım. Fakat bir zamanlar henüz “şehirleri ve kadınları” tanımayan, kalbi heyecanla çarpan, o tecrübesiz, o aşk dolu, o beş parasız üniversite öğrencisinin bir zamanlar nasıl hissettiğini ve bu hislerini nasıl dile getirdiğini -yine af buyurun- bok yazarım. O günler geldi geçti. Bende ve benim hâricimde birçok şey değişti. Mesela artık yazdıklarımın görülüp, okunmasından utanmıyorum. Sözün özü buraya isteyen herkesin görebileceği bir günlük kaleme alıyorum. İsteyen okuyabilir. Darılmam söz. Peki içerik? Amaç? içerik, gözlemlerimi, düşüncelerimi, hislerimi, okuduklarımı içeren oldukça samimi olacağına söz verdiğim düz yazılar, denemeler, hiç aklımda yokken ve niyet dahi etmemişken bir anda gelip yanıma oturan, parmaklarıma dokunan, çabuk beni yaz diye gözlerimin içine bakan şiir. Peki amaç? İsteyen gülebilir, isteyen hadi oradan diyebilir, isteyen ciddiye alabilir! Bir gün, bütün dünya insanlarının ortak bir hisle, merakla ve sevgiyle, ellerine alıp okuyabileceği büyük bir roman yazabilmek. Şimdi Oğuz Atay’ın seslendiği gibi, siz “hayali okuyucularım”, hatalı bir nükleer santralin inşası sırasında patlamasını ve etrafına saçtığı radyasyonların, havaya karışıp kimyasal serpinti halinde üstünüze yağmasını deneyimleyeceksiniz. Yani büyük bir hayalin temel atma törenine davetlisiniz. Elimden geldiğince düzenli bir şekilde paylaşımda bulunmaya çalışacağım. İşte ilk “yazıntı”larım ve işte siz..

Kadir Kızıltaş

YAŞANMAMIŞ BİR GÜN…

Sevgili dostlar… Bu platformda uğultularını, gümbürtülerini, çığlıklarını, kahkahalarını, yaşanmışlıklarını, yaşanmamışlıklarını; kurgularını, gerçeklerini paylaşanlar… Uzun süredir platformu kullanmıyor/kullanamıyordum. Sizlere ilk romanım İKİ GURBET ARASINDA’nın çok yakında (belki birkaç güne) Klaros Yayınları’ndan çıkacağı müjdesini vermek istiyorum. Bu vesileyle, üzerinde çalıştığım başka bir roman dosyasından uzunca bir pasajı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Lutfen, kıraat buyurunuz…

                                                                                         ***

İçinde bulunduğu konjonktürle ne yapacağını bilemeyen insana, hayatın muza güdümlü primat şebek muamelesi çekmesi işten bile değildir. Öyle, gözümde güzel bir başlangıç cümlesinin yerini hiçbir şey alamaz; ardından gelecek ve ağzını güzele açacak olan devam cümlelerini saymazsak tabii. Böylece önünüze konan  yemeğin leziz tadını daha ilk lokmada alır gibi, damağınızdan dimağınıza, oradan tüm vücudunuza yayılan  hazzın hatırasıyla okumaya/çiğnemeye devam edersiniz. Ya da belki daha ilk cümlede maydanoz parçası gibi duran ama gerçekte mide bulandırıcı yeşil bir sinek tadı veren o şeyi yuttuğunuzda zıvanadan çıkar, elinizin tersiyle vurup tabağı sizden olabildiğince uzağa fırlatabilirsiniz, bilmiyorum. Bildiğim, bu huyumdan bir türlü vazgeçemiyorum. Hızlı başlayan, başlar başlamaz sınırları belirlenen, tabii o hızla başlayınca duramayıp kafayı küt, küt diye bir yere çarpan, çarpmanın etkisiyle sersemleyen, sonra ölene kadar kendi sınırları içinde sersem sersem dolanan; hâsılı bir geleneğin içinde yetişen, gelenekle sulanan, gelenekle güneşlenen, gelenekle boy atan ve gelenekle kuruyan, yeni olan her şeyden ölümüne korkan  benim gibi bir ihtiyardan daha fazlası da beklenemezdi zaten.

Belki de zırvalamayı bırakıp şöyle başlamalıydım: İnsana batan, azap dolu konforsuz günlerdi. Böyle olmasına rağmen yaşama sevinci gibi kaynağı ya da formülü kişiden kişiye değişen garip bir şeyle soslanmış oluşunda saklı büyüsüyle düşünülürse hoş günlerdi. Diz boyu belirsizlik içinde ve insanın gırtlağına çöken imkansızlıklarla kat edilmek mecburiyetinde olunan günlerdi. Günlerin de yollar gibi dönüp dolaşıp birbirine kavuştuğu günlerdi. Fakat böyle yaparak işin en başına dönmeye çalışmam, başlangıcı düşünmem ve bununla da yetinmeyip çabamı yazıyla bir yere vardırmak istemem, yolun sonunu gören birinin korku içinde geriye doğru kaçmaya yeltenmesi gibi hani, varoluşsal bir refleks olarak algılanabilirdi. Belki de yapmaya çalıştığım şey tam olarak da buydu: Yaşama refleksi. Çünkü alışılmış, süregelen hayat içinde bilinen sebeplerden bilinen sonuçlar alıp durmanın bir sonraki güne huzura yakın bir sakinlik içinde başlamamızı sağlayan oldukça etkili bir uyuşturucu olduğu düşünülürse; yenilerin en korkuncu, bilinmezlerin en bilinmeziyle burun buruna gelmiş olmam beni bu uyuşturucadan ne yazık ki mahrum bırakıyordu.

Daha güzel bir sunumu bulunamaz mıydı bunun? Geçmişe hayıflanıyor, hayıflanırken tıpkı  bohem ve mendebur bir hayat yaşamış Proust gibi, -böyle dediğim için onun çok kıymetli bir kalem olduğunu görmezden geldiğimi düşünen olursa ayıp eder- yaşanılan zaman içinde yeterince ayırdına varılmamış şeyleri bir başka boyutta tekrar yaratmaya uğraşıyor, onu daha berrak, daha canlı ve daha gerçek! şekilde yeniden yaşamanın yolunu arıyordum. O zaman yeterince parlak yaşayamadığım için, geçmişime hayıflanmayı bir an evvel bırakıp işe koyulmalıydım. Öyleyse yazınımın en gizli ve en derin merkezini, hep göz önündeyi, bilineni ama göz ardı edileni, yani yaşanılan şeylerin ne şekilde vuku bulursa bulsun aslında aynı mana ve değeri taşıdığı o yaşamın en olağanüstü gerçeğini bu metne nasıl yedirmeliydim?  Bunun için en iyisi şimdi denen o muammadan, yılanın başından bahsetmeliydim. Her şey ne de olsa şöyle böyle şimdinin başının altından çıkıyor, oradan geçmişe ve geleceğe yayılıyordu.

Öyleyse şimdilerde en çok da gecesi gündüzü tespih taneleri gibi bir tarafa saçılmış olan günlerimin başında bağlamından kopmuş bir sübha gibi kalakaldığıma mı hayıflanıyordum? Ah! Yine mi hayıflanmak! Olanca açık seçikliğe, yerine göre sayısız bilgi ve tecrübeye, yerine göre deliliğe yakın mental denilebilecek bir konfora  ve kimbilir belki de hoşluğa rağmen hâlâ azap dolu oluşuma hayıflanıyordum. Ne geçmiş ne şimdi ne de gelecekte azaptan kurtulunamayacağı gibi bir hisse kapılıp umutsuzluğa düşüyordum. Bu umutsuzluk içinde oturup düşünürken geçmişin azabında hoşluk olan günleriyle şimdinin hoşluğunda azap olan günleri arasındaki farkı anlamaya çalışıyordum. Bu farka sebep olan şey zaman mıydı? Yoksa gençlik mi? Yokluğu ya da varlığıyla insanı her halükarda ölümcül radyasyonlara maruz bırakan manevi bir şey, kim bilir belki de aşk mıydı buna sebep? İşin aslını ya da bütününü kavrayamıyordum. Hakikat, resmin bütünü, filin tamamı, ya da sadece kuyruğu ya da her neyse işte, olanı olduğu gibi kavrayamayan; fakat ucundan, kuyruğundan  parmaklarıyla odur ki onu tutabilen düşüncemin yetersizliğinden yorgun düşmüştüm.

Neyse ki şehirler arası bir otobüsteydim ve vakit gece yarısını bir hayli geçmişti. Gideceğim şehre doğru upuzun bir tünel gibi olan gecenin içinden geçerek, geçerken hiçbir yere varamadığımı acı acı düşünerek, düşünürken de karanlığın rahmine ışıktan bir penis gibi dalıp çıkarak ilerliyordum. Yolların insana sonunda bir yere varacağını düşündüren kıvrımları beni de uyutmak üzereydi. Nihayet gözlerim kapandı ve bir an başım göğsüme düştü. O an hemen rüya görmeye ve bir yandan da -olur mu olur- rüyamı anlatmaya başladım. Rüyamda onlarca insan en başa dönmüş -sperm halinde- süratle havada süzülüyorduk. Otobüs falan yok olmuştu tabii. Nasıl olur, daha az evvel kanlı canlı yetişkin bir insandım. İnsan mı, evet insandım. Olacak şey değil, sonunda insanlığın çok düşük bir ihtimal olduğu garip bir yolda hızla ilerliyordum. Bir ihtimal için, oldukça düşük bir ihtimal için, bu kadar çabalamaya değer miydi? Başaramazsam eğer, varamazsam varacağım yere, o bir insan olamadı ama insanlık yolunda son sürat ilerledi ve menzile varamadan sönüp gitti derler miydi benim için? Demezler miydi? Demezlerdi. Demezlerse demezlerdi! Çünkü asla varolmamış biri, biri mi? Evet biri, varolmuşlar dünyasında değerlendirilemezdi. Acaba ben yanlışlıkla var oldum da, varlıkla yokluk arasında hiçliğe yakın bir yaşam mı sürüyordum? Acaba bütün bunlar bir rüya mıydı? Eğer bütün bunlar bir rüyaysa gerçeğin rüyası ne zaman görülecekti? Ben böyle derken, karşı şeritten gelen bir kamyonun selektör çakarak acı acı korna çalmasıyla uyandığımda bir an şoförün kendisi olduğumu düşünüp bir elimi gözüme giren ışığa siper ettim, diğeriyle de hayali bir direksiyonu hızla sağa kırdım. Sağ tarafımda oturan kadının -eğer ilginizi çekerse söyleyeyim, genç ve güzeldi- bana korku dolu gözlerle baktığını fark ettiğimde artık yaptığım lüzumsuz haraketten utanç duymanın bile gülünç olacağını düşünerek ben de kadına korku dolu gözlerle baktım. Sonra nedense bir anda ikimiz de gülmeye başladık. Korkunun bir anda sevince dönüşmesi hiçliğin içinde ilerleyen bir otobüste mümkün olamayacağından ikimiz de tekrar hiçbir şey olmamış gibi önlerimize döndük. Ben kadının “Kabus gördünüz sanırım?” demesini bekledim o sıra, beklerken de boş durmadım tabii, hayalimde onunla evlendim, onun gibi güzel, benim gibi akıllı çocuklarım oldu. Bu işin başka bir şekilde olmadığı için Tanrı’ya şükürler ettim. Kadın içinden “Çattık ya, yeminlen çattık” dedi. Zaten korkan, korkusu geçer gibi olunca ise şaşkınlıkla tebessüm eden bütün kadınlar ya içlerinden ya da belki dışlarından mutlaka çattık ya derler. Ben gelecek olan güzel günleri daha fazla beklemeye tahammül edemeyerek kadına “Kabus gördüm de!” dedim. “Hımm” deyip ardından gene gülümsedi kadın. Ama bu gülümseyiş ilkine göre biraz daha buruk gibi geldi bana. Bir de sanki gülümseyen dudaklar belli belirsiz kıpırdıyor ve sahibini bir şeylere sohurlanıyormuş gibi gösteriyordu. “Ne bitmez bir kabusmuş bu Ya Rabbi” gibi bir şeyler sohurlandı kadın. “Efendim, bir şey mi dediniz?” dedim ben.  “Yok, bir şey demedim” dedi kadın. Başımı kaldırıp otobüsün içindeki dijital saate baktım ardından. Ekranda 03:33 yazıyordu. Şaşırdım. Çünkü uyumadan az evvel de başımı kaldırıp dijital saate bakmış ve yine aynı rakamları görmüştüm. Çoğu rüya ve düşünce olsa da, bu kadar şey, bir dakikadan az bir süre içinde olup bitemezdi. Gözümü saate dikip, zamanın geçmesini bekledim. Nedense bekleyiş içinde olduğum her saniye bana dayanılmaz azaplar çektirdi. Bu azapların neler olduğunu, ya da nelere benzediğini, insana nasıl şeyler hissettirdiğini burada anlatmam imkan haricindedir. Nihayet ekrandaki rakamlar 03:34 oldu. Azabın seviyesi düştü. Ne de olsa zaman işliyordu ve her şey ve herkes yolundaydı. Herkesin en gerçek rüyayı kendisinin gördüğünü zannettiği bu tuhaf otobüste ilk bakışta sıra dışı bir şey yokmuş gibi göründü bana o zaman, ta ki birden bir bebek ağlayana kadar. Etrafıma bakındım, otobüste hiç bebek yoktu. Neden sonra ağlama sesinin genç ve güzel kadının karnından geldiğini fark ettim. Ödüm yüreğime karıştı tabii. Kendimden geçtim. “Anne” dedim kadına, “anne çocuğun ağlıyor.” Kadın sanki kendisine hiçbir şey denilmemiş gibi önüne bakmaya devam etti ve ben tekrar uyandım. Başımı kaldırıp dijital saate baktım: 03.33 yazıyordu ekranda.

KADİR KIZILTAŞ

sen ey sanem

sen ey sanem

son sigaramı yaktım
iki satır evvel
iki satır evvelsi
yoktun halbuki
sen ey sanem
nazik bir hayalin
incecik manası gibi
sipsivri gelip
saplanmadan evvel
saplantılı beynime
bölüştürüp ruhunu
kadim söz sihirbazları
gömmüşlerken binlerce divana
nazarının binde birini
nasıl da değdirdin içime
sen ey sanem
bir avuç tohum gibi
ateşe atılan
çatırtısı gelmişti
kokusundan evvel
gözümü kapattıydım hani
burnumdan nasıl da
çıkıp gittin
sen ey sanem..

KADİR KIZILTAŞ

ONUN YOKLUĞU

Kurgudur efendim. Kişiler kurgu, duygular kurgu, düşünceler kurgunun da kurgusudur..

Belki herkes kadar mutsuz ve yine belki -olur mu olur- bazı herkes kadar gerçeklikle hoşnutsuz bir hayalperesttim. Öyleyken zamanla ve gerçeklikle olan bağım iyiden iyiye kopmaya başladı. Kâle almamaya başladım hani onları. Tuttum başkaları için gerçek olmayan bir takım dünyalar kurdum üstüne üstlük. Belki de o dünyalar her an kurulup durdu içimde. Zaten hayaller başkalarının gerçekliğinin bitip sizinkinin başladığı yerde yeşermez miydi? Yok ama, öyle olmadı. İlla mutsuz olunacak a, artık rüyalarımda mutsuzum bu defa. Hayallerimde huzursuzum. Gerçeği beni mutsuz edemeyecek kadar soyutlayan zihnim… Eeeh! Başlarım ben böyle işe!
Bütün varlığım onun yokluğuyla doluydu işte.
Her yerde onun yokluğunu hissediyordum
Hayattan tat almıyordum onun yüzünden..
Oturduğum yerde onun yokluğu batıyordu kıçıma, içtiğim yediğim her şey onun yokluğu olup çöküyordu mideme, yürüdüğüm her sokakta onun yokluğuyla karşılaşıyordum, başımı her yıkadığımda onun yokluğu dökülüyordu avuçlarıma. Onun yokluğunu avuçlayıp avuçlayıp sürüyordum derime. Her geçen gün onun varlığından soyutlanıp duruyordum böylece. Mecnun’dan fazla olan bendeki soyutlama kabiliyetine sövüştürüyordum bir de. Dudakları dişler arasına alıp küçük ısırışlarla varlığını kanatmak dururken sevgilinin, tutup da, belki tutamayıp da, kavuşamayıp da hani, varıp kavurucu sıcaklarda dimağının şirazesini koparıp atmak, sevgiliyi havaya savurup suya katmak, sonra onu görse bile tanımamak da neydi? diyordum sözümona kendime. Mecnun’a karşı Neyzen Tevfik ne hissediyorsa ben de aynını, belki bir kirtik fazlasını hissediyordum yer yer, ve evet, utanıp sıkılmadan işte. Hatta o neyi tutup hem Mecnun’un hem benim kaidelerimizin orta yerine patlatmak, kafalarımızda paralamak istiyordum bazı.
Bütün bunlar olup biterken, ironi yapıyorum işte, bir şey olup bitmezken yani, yok, bir şey olmadan olup bitiyorken her şey, zıkkımken, püsürken bazı diğer her şeyler… İşte ben, sevgilinin güne başlamasını, doğar doğmaz bir kere daha yok olmasını bekliyordum içimde. Tertemiz duygular içinde… artık ne kadar mümkün oluyorduysa, öyle.
Saat beşe beş vardı…

KADİR KIZILTAŞ